16.4 C
Bilecik
27, 7, 2021
Ana SayfaBilecik HaberBilecik Kitapİlkay Tuna Kimdir ve Eserleri

İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri

İlkay Tuna Kimdir? ve Eserleri

İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri; Yazarları tanıtma serüvenimde yine bir sosyal medya arkadaşım ile devam ediyorum. İlkay Tuna ortak arkadaş bağlantıları ile tanıdığım ve bu yıl başlarında kendisinin yazar olduğunu keşfettiğim edebiyatçı.

Yazar İlkay Tuna’nın son eseri olan “Yüzün Böylesine Hüzünken” kitabının sosyal medyada baskısının yapıldığını açıklamasıyla kendisini keşfettim. Bazı eserleri ikinci baskılarına ulaşmış değerli bir yazarımızdır.

Yazar ilkay Tuna’nın hayatı Bulgaristan’dan, Bilecik İlimizin Bozüyük ilçesinin Akpınar köyüne uzanan bir hayat geçtiğimiz yıllarda Bozüyük’te yayınlanan bir dergi için kaleme aldığı “İLKAY TUNA VE İKLİMLERİN KESİŞTİĞİ KASABA” başlıklı yazısını okuduğumda kendisini daha iyi tanımış oldum.  Tarafıma ilettiği, bu akıcı üslupla yazılmış öyküsündeki yaşam macerası kitaplarına her biri birer öykü olarak yansımış. Yazar İlkay Tuna’nın kendi hayatının öyküsünü kaleme alırken kullandığı akıcı ve yalın üslubu, Ocak 2020’de yayınlanan “Yüzün Böylesine Hüzünken” eserini okumaya karar vermeme neden oldu.

Yazar İlkay Tuna kendi hayatının öyküsünü kaleme alırken kullandığı akıcı ve yalın üslubu, yazarın hiç bir eserini okumadığım için, yazarın Ocak 2020’de yayınlanmış “Yüzün Böylesine Hüzünken” eserini okumaya karar verdim.

Yazar İlkay Tuna’nın “İLKAY TUNA VE İKLİMLERİN KESİŞTİĞİ KASABA” başlıklı yazısını bu yazının sonuna sakladım ve sizler için ekledim, mutlaka okuyun okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.

İlkay Tuna Kimdir?

İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri
Yazar İlkay Tuna’nın İmza Günlerinden

İlkay Tuna, 1964 yılında Eskişehir’de doğdu. Memur baba ve terzi annenin ilk çocuğu. Bursa İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nin son öğrencilerinden olmasına karşın, Anadolu Üniversitesi mezunu.

Eskişehir Sakarya Gazetesi’nde ‘Bozkır Esintisi’ köşesiyle başlayan yazma serüveni dergilerle sürdü. Tay, Turunç, Söke Öykü-Roman, Çağdaş Yaşam, Kıyı, Kar, Tmolos Edebiyat, Berfin Bahar, Yaşam Sanat, Patika, Çağdaş Türk Dili gibi birçok dergide, yerel gazetelerde öykü ve denemeleri yayımlandı. Göçler sürecini bitirdiğini sanıyor. Şimdilik üçüncü kez döndüğü Ankara’da yaşıyor.

Müziğin evrenselliğinde yetişmiş, iki sanatçı erkek çocuk sahibi.

İlkay Tuna’nın Bizlere Kazandırdığı Eserleri

İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri

Miş’li Geçmiş Zaman Söylenceleri

İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri

Miş’li Geçmiş Zaman Söylenceleri/ Siyah Beyaz Yayınları/ İstanbul/ Nisan, 2009 (Öykü)

Aşkın Kükürt Kokusu

Aşkın Kükürt Kokusu

“Bahar gelirdi sonra, Yağmur başlardı ince, sızım sızım, ben kıyıda oturdum gün batana, sular kararıncaya, ılık bozkır rüzgarı suları, yalayıncaya kadar, Küçük gölün sakin balıkları uykuya varıncaya dek, Kuşlar uyur, Ay uyanırdı, Toplayıp gözlerimi sulardan, yanına koyardı usulca…”

Aşkın Kükürt Kokusu/ İlk basım, Bencekitap Yayınları/ Ankara/ Mart, 2011 (Öykü),
Aşkın Kükürt Kokusu/ İkinci basım, İzan Yayıncılık/ Ankara/ Ocak, 2020

Ölümden Sonra

Ölümden Sonra
Ölümden Sonra

“Ölümün sonrası, ölen için bir bilinmezliktir, ancak geride kalanlar için yaşam nedir? sorusunu, Gönüllü başlanan göç yollarının zaman içerisinde nasıl sürgüne dönüştüğünü. Ertelenen hayallerin bir gün sonsuza kadar kaybolabileceklerini, Kuşaklar boyu hiç bitmeyen, Balkanlarda ki Türkiye özlemini ve sergileyen kadın fotoğraflarındaki hüznü, Kentsel yalnızlığın boyutlarını ve yaşama ilişkin daha pek çok şey düşündürürken, aşkın karanlık pencerelerinden kadınca bir gözle bakmayı ihmal etmiyor.”

Ölümden Sonra/ İlk basım, Bencekitap Yayınları/ Ankara/ Mart, 2012 (Öykü), 
Ölümden Sonra/İkinci basım, İzan Yayıncılık/ Ankara/ Ocak, 2020

Yüzün Böylesine Hüzünken Eseri

Yüzün Böylesine Hüzünken

“İçinden nehir geçen bütün kentler kadar yorgunum. Bir sokağa giriyorum, varmak istediğim yerin burada olduğundan eminim, ama değil… Başka bir sokağa sapıyorum, orası da değil. Sandığım tüm sokakların yanlışlığı beni şaşırtmıyor. Belki de yanlış olan sadece benim. Bir yol ararken yoldan çıkmakla, yola gelmek aynı şey, diyor iç sesim.”

“Yüzün böylesine Hüzünken” yaşama farklı bir pencereden bakıyor. Kenarda kalmış insanları, kentleşmeyle birlikte büyüyen yalnızlıkları, yabancılaşmayı anlatırken, yanında, aşkı, insanın içsel boşluğunu gidenlerin ardından kalan acıyı hüzünlü, ama güçlü bir kadının gözünden görüyor. İlkay Tuna bu yapıtında kimi zaman yalın kimi zamanda şiirsel çoklu zaman örgüsüyle, bir taraftan öykünün sınırlarını zorlarken diğer taraftan okuruna yeni okuma olanakları sunuyor.”

Yüzün Böylesine Hüzünken/ İzan Yayıncılık/ Ankara/ Ocak, 2020 (Öykü)

İlkay Tuna’nın Eserlerine Nasıl Ulaşabilirsiniz

İlkay Tuna’nın kendisine eserlerinize nasıl ulaşabiliriz dediğimde; Nadir Kitap, İstanbul Kitapçısı gibi sitelerden ve İzan Yayıncılık ve İzan yayıncılığın kitaplarının satıldığı internet sitesinden temin edilebileceğini belirtti.

Covid-19 karantina zamanlarında, toplum olarak alışkanlıklarımızın değiştiği ve evde geçirdiğimiz sürelerin uzadığı gerçek. Evde kaliteli zaman geçirmek isteyen dostlarımızın; Yazar İlkay Tuna’nın eserlerini okuyarak güzel zaman geçireceklerinden şüphem yok. İlkay Tuna Kimdir ve EserleriBilecik Dostları Haber

İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri; İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri, İlkay Tuna Kimdir ve Eserleri

İLKAY TUNA VE İKLİMLERİN KESİŞTİĞİ KASABASI” BOZÜYÜK

Kendini anlatmak dünyanın en zor işi bence. Benden bir taşı, bir yön levhasını, gösterdiğiniz herhangi bir nesneyi ya da hiç tanımadığım bir insanı anlatmamı isteseler çok daha kolayca yazabilirdim. Ama konu “ben”sem, sadece deneyebilirim. 

Çocukluğumun küçük, sessiz kasabasından, şimdinin sanayi bölgesine uzanan uzun yol aslında biraz da benim yolumdur. “93 Harbi” dediğimiz yıllarda Bulgaristan’dan göç etmek zorunda olan babamın dedesi ve beraberindeki kafile Bozüyük’ün, o güzelim Akpınar Köyü’ne yerleştirilir. Artık oralıdırlar. Babam ortaokula gidinceye kadar orada yaşarlar. Annemse, Bozüyük’ün yerli ailelerinden Fıçıcılar’ın kızıdır. 

Eskişehir’de doğdum ben… Çamurunun, soğuğunun yoğun olduğu yıllarda… An geldi Bozüyük’e dönüldü. Annemin baba evi, ben daha altı aylıkken ölen, tanıma şansına erişemediğim dedemin evi, yeni evimizdi artık. Bozüyük o zamanlar herkesin birbirini tanıdığı, insanların aile lakaplarıyla tanımlandığı küçük bir yerdi. Küçük, sessiz bir yer. Kasabaydı ama birçok açıdan köy yaşamı hâkimdi. Kasımpaşa Meydanı’ndaki çeşmeye akşamüstleri kendiliğinden giden büyükbaş, küçükbaş hayvanları izlediğimi anımsarım. Dede evimizin kocaman bahçesindeki ağaçları, ekmek fırınının sabaha karşı yakılmasını, kocaman ekmeklerin taşıyamayacağım kadar ağır olduklarını… Ekilen tarlalardan gelen buğdayların avuçlarımdan akışını, gündöndülerin ufak çubuk darbeleriyle kellerden ayıklanışını ya da fasulyelerin çırpılarak kilelerle ölçüldüğünü izlediğim, dayımın biçtiği yoncaların üzerinde tıngır mıngır kasabaya döndüğümüz at arabası yolculuklarını sevdiğim yıllardı. Her şey çok farklı ve çok eğlenceliydi orada. Bir o kadar da sıkıcı… Arkada bıraktığım büyük kentlerin gürültüsünü, Bozüyük’te olmayan çocuk bahçemizi, trafiği, arkadaşlarımı özlerdim. Özlemeyi öğrendiğim yerdir Bozüyük…

Dede evinin kullanılmayan üçüncü katında oynamayı severdim. Eski koltuklar, radyolar, kömür ütüleri ve daha birçok şey. O katın cumbasından dışarıya baktığımda tamamı alçakta kalan o kırmızı kiremitli evleri ve sadece buradan görünen uzaktaki dağları izlerdim. Diğerlerinden çok daha yüksek olan bu evin verdiği güven duygusundan olsa gerek, ilerdeki ev seçimlerim de hep bu yönde oldu. Yüksek yerleri sevdim, seçtim, kendimi buralarda çok daha emniyette hissettim. 

Hıdrellezleri vardı Bozüyük’ün… Gün batmadan Üyük’e tırmanılır, dilekler, o ulu tepenin taşlık yamaçlarına yine kendi taşlarıyla sembolleştirilirdi. Gece her sokakta yanan ateşlerden atlanır, neşeli, telaşlı bir devinim geç saatlere kadar sürerdi. Kasımpaşa’nın parke taşlı sokaklarındaki neşeli kahkahalar biter, ertesi sabah erkenden manilerle, türkülerle yeni bir eğlence başlardı. Henüz adının “Kıra gitmek” olduğu ve çok da doğru adlandırıldığı, piknik günüydü Hıdrellez. Dileklerin gerçekleşip, gerçekleşmemesinin çok da önemi kalmamış gibi yeni ve mutlu bir güne başlanan Hıdrellez sabahları en güzel, en renkli Bozüyüklü anılardır. Herkesin bir ve herkesin aynı olduğu masumiyet günleriydi benim için. Mayıs, Hıdrellez demekti. Sadece bir güne değil, bütün bir aya yayılan bir efsane, garip bir sığınma duygusu ve en çok da umudunun büyüsünün hüküm sürdüğü aydı. Biraz yeni bir başlangıç, biraz yenilenme ve Üyük’ün eteklerine serpiştirilmiş akasyaların baygın kokusunun müjdelediği bahar…

Bozüyük o günlerde ilk kez keşfettiğim ama yadırgamadığım yılların geçtiği, iklimlerin ve kültürlerin kesiştiği kasabaydı. Hala çok şık bulduğum “Kirlik” denen, siyah, uzun pardesü gibi bir giysinin üzerine beyaz başörtü takanların “Manav”, rengârenk çiçekli şalvarlar, canlı renkli yelekler ve hırkalar giyen kırmızı yanaklı, buğday tenli kadınların “Yörük” olduklarını öğrendiğim yıllardı. Şivelerinden ayırdedebildiğim “Muhacir”, genel söylemiyle “Macır”larsa, babaannem demekti. Sonra başka etnik kültürler, diller, şiveler… Bozüyük benim, kültürel çeşitliliklerle ilk kez tanıştığım, herkesin gördüğü ama olduğu gibi kabullendiği, ayrıştırmadan, aşağılamadan ya da yüceltmeden kaynaştığı yerdi. O yıllarda ayrımına vardığım bu çeşitlilik yaşadığım her yerde farklı kültürleri izlememi ve öğrenmemi sağladı. Bu da zenginleşmeyi getirdi, diyebilirim. Bozüyük’te geçen yıllarda, insanı sadece insan olduğu için kabullenmeyi ve sevmeyi, farklılıkları benimsemeyi öğrendim. 

Annemin hiç evlenmemiş yaşlı halasının, katarakttan gözlerinin zayıfladığı yıllardı. Küçük bir çift göz olurdum ona. Tavuklarını onun yerine izler, hasta olan olup olmadığını kontrol ederdim. Kanatlı hayvanların bakımını ve hastalandıklarında ne yapılması gerektiğini anlatırdı, uygulardım. Bahçedeki vişne, ayva, armut ağaçlarının döngülerini, üzüm asmalarının nasıl budandıklarını ve sonra neden uzun süre ağladıklarını… Doğanın olağanüstü güzelliğini ve ritmini izlemeyi, hayvanlarla insanların birbirini anlayabileceğini öğrendim. 

Şimdi çoğunu anımsamadığım, bir yere yazmadığım için hep üzüldüğüm büyük halanın, başka hiç kimsenin bilmediği, o muhteşem masallarını dinlerken, düşle gerçeğin birbirine ne kadar yakın olduğunu öğrendim. Masallar uydurmaya çalışmanın, sonra karşılıklı değerlendirmelerimizin beni yazarlığa götüren ilk yol ağzı olduğunu çok sonraları anladım. Halanın güneşe karşı oturup, gözlerini kapamasındaki nedeni ve anlamı ilerleyen yaşlarda çözecektim. Eski varlıklı günleri anlatırken duyduğu gururu ve gururu yoksullukta bile taşımanın bir erdem olduğunu ben Bozüyüklü yıllarda öğrendim. 

Bir diğer halanın sağır ve dilsiz dünyasını paylaştım Bozüyük’te. Hiç eğitim almadığı halde kendine simgeler yaratmış ve sadece bizlerin anlayabileceği bir iletişim biçimi olan halanın farklılığını görmeyi ama yadırgamamayı öğrendim. Onun yasak menekşe bahçesine kabul ettiği seçkin birkaç kişiden biri oldum sonraları. Onunla işaretlerle konuşabilmenin, onu ve zekâsını anlayabilmenin ayrıcalığını yaşadım. Küçücük bir kızken, çeyizime hazırladığı o güzelim mekik oyalı yazmaları, paha biçilmez değerde mücevherler gibi taşıdım yaşadığım sürece… Bozüyüklü yıllarda engelli insanları kabullenmeyi, onları anlamanın ve özdeşleşmenin olası olduğunu öğrendim. 

Hepsi birer birer yaşamımda ve öykülerimde yer aldılar. Hepsi, farkında olmadan bana kazandırdıklarıyla yazıya geçtiler ve ölümsüz oldular. 

İki kez gittim ve iki kez yine döndüm Bozüyük’e… Necatibey İlkokulu’nda başladığım sınıfa, birkaç yıl Ankara’da yaşadıktan sonra yeniden döndüm. Eğer yaşıyorsa, saygılarımı, sonsuzluğa gittiyse rahmetlerimi göndereceğim, Hüseyin Atilla benim ilk öğretmenimdi. Kendi dünyasında yaşayan, kendini sözlü ifade etmede sorunları olan, karşı cinsten herkese ve her şeye korkuyla bakan, içe dönük o küçük kıza gösterdiği sabır ve hoşgörüye, bugünün ayakları üzerinde duran kadını çok şey borçludur. Beş buçuk yaşında kayıtsız başladığım okulda, aynı sınıfı tekrar etmemin haksızlık olacağını söyleyen ve tüm okul yönetimine bunu kabul ettirmek için adeta kanıtlama savaşına giren öğretmenim… Toplanan komisyon önünde vereceğim sınavda, sıkılgan davranmamam için bana adeta psikolojik sağaltım yapıp, konuşarak ve sevgisiyle sadece çekingenliğimden dolayı kaybedebileceğim bir sınava beni hazırlayan ve kendimi ilk kez aşmamı sağlayan öğretmenim. Bozüyüklü yıllarda, Hüseyin Atilla’dan insana inanmayı, inandığı insanı desteklemeyi, haklara duyarlı olmayı ve sonuna kadar savunmayı öğrendim. 

Yıllar geçtikten sonra çalıştığım kamu kurumunun dergisine Bozüyük’ü yazmak üzere geldim. Yakınlarımla birlikte fotoğraflar çektim, Bozüyük’ün o eski, güzelim evlerini, tarihi yerlerini görüntüledim. Köşke çıktığımızdaysa gördüğüm manzara beni Merhum Ertuğrul Çolak’a ulaştırdı. Bayramdı ve ulaşım yoğundu. Buna karşın o gece İstanbul’a giden bir otobüste zorlukla bulduğum yerimi almıştım. Sayın Çolak bana köşkün gerçek öyküsünü ve o yılların tarihi panoramasını anlattı. Atatürk’le ilgili anılarını, Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrasında babası Albay Çolak İbrahim Bey’in, Ata’yla olan yakınlığından, Ata’nın Bozüyük ziyaretinden ve Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yılların Bozüyük’ünden uzun uzun söz etti. Ülkenin iki önemli döneminin de tanığı olan bu saygıdeğer kişiliği tanımak ve o yazı yaşamımın dönüm noktalarından biri olmuştur.

On yıl sonra bile o yazıyı bulan, rastlantı sonucu okuyan birçok kişi bana ulaşmış, bu konuda yanlış ya da eksik bildikleri yanları tamamladığım için teşekkür etmişlerdir. Yazı yayımlandıktan sonra dönemin, Bozüyüklü olan, Genel Kurmay Başkanı Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu başta olmak üzere, Bilecik Valisi, Bozüyük Belediye Başkanı gibi isimlere, birer mektup yazarak dergiyi gönderdim. Bir süre geçtikten sonra Sayın Çolak’ın beni heyecanla arayıp, Bozüyük Jandarma Kışlası’na ve Bozüyük’te bir caddeye babası Albay Çolak İbrahim Bey’in adının verildiğini adeta müjdelemişti. Bozüyük’ün, bu kimliklere, değerlere ve köşke sahip çıkmamasına hep üzülen Sayın Çolak’ın yüreği, yaşamının son dönemlerinde biraz olsun rahatlamıştı. Bense kasabaya olan borcumu o an için ödediğimi düşünmüştüm. 

Şimdilerde yerel basından takip ettiğim kadarıyla, köşkün hali içler acısı… Aradan bunca uzun zaman geçmesine karşın hala umutla o köşkün Bozüyük’e kazandırılması umudunu taşıyorum. Bir müze ve eklentileriyle, iklimlerin kesiştiği o noktada, o güzel tepede, gelen geçenin gözünü ayıramadığı, heybetli mimarisiyle, sonsuza kadar durmasının Bozüyük’e çok yakışacağını düşünüyorum. Yaşanmışlıklar insana zamanla halkın desteklemediği hiçbir eylemin başarılı olamayacağını gösteriyor. Belki de köşk konusunda eksik olan şey halkın desteğini ve baskısını sağlamak olabilir. Bozüyüklü’ye yeterince anlatıldığında, bilinç oluşturulduğunda yerel yönetimi baskılaması ve sonuca gidilmesi olasıdır.

Bozüyük’te geçen yıllar, çocukluğumun bir bölümünün kaldığı Kasımpaşa’nın sokaklarının kadınlarına da değinmeliyim. Binbir türlü marifeti on parmağında taşıyan güçlü kadınlardı onlar. Geçmişte ve bugünde tanıdığım bütün Bozüyük kadınları savaşçı, güçlü karakterli, üretkendir. Şimdilerde izlediğim Bozüyüklü kadınlarsa, geçmişin tarımsal uğraşlarla başa çıkan kadınların gücünü, kentli kadınlar olarak başka alanlarda ve başka biçimlerde sergiliyor. Uzaklardan bakıp, bununla gurur duyuyorum. Ama yapacak çok iş var. Daha kurtarılması gereken bir köşk var. Uyandırılması gereken bir de toplum… Ben Bozüyük’te yılmamayı, istenirse her şeyin başarabileceğini öğrendim. Bunun başlangıç noktasının kadınlar olduğunu düşünüyorum.

Şimdilerde, yazdığım üçü yayımlanmış, biri dosya halinde basılmaya hazır, toplam dört öykü kitabıyla, edebiyat dergilerindeki deneme ve öykülerimle, yazarlığa giden yolda yürüyorum. “Giden yolda” diyorum, çünkü uğraş alanı ne olursa olsun amatör ruhu korumanın en iyisini yaratmak adına gerekli olduğuna inanıyorum. 

Yolumda beni besleyen topraklara, o toprakların insanlarına ve öykülerine, anlatılan masalların aslında masal değil, kıssadan hisse oluşlarına, beni büyüten herkese ve her şeye şükran borçluyum. Bunların en önemlisi de Bozüyük’tür ve hep öyle kalacaktır. 

İklimlerin kesiştiği o muhteşem coğrafyaya, insanlarına saygılarımı, sevgilerimi gönderiyorum. – İlkay Tuna

….

Bilecik Dostlarıhttps://www.bilecikdostlari.com/
Gazete, Sanat, Spor, Siyaset, Gündem, Güncel Haber. Size doğrudan "Bilecik"den en son haber ve video sunuyoruz.
İLGİLİ MAKALELER
spot_img

EN POPÜLER

Son Yorumlar